Yeşim – Gün 6 – SOĞUK KLİMA ve YOGA

download

Sıcak… bilgisayar karşısında geçen bol proje çizimli saatler, bel/kalça ağrısının tavan yapışı, evde yapılan az bi esneme çabası, sonra grup dersine 37 derece altında koşturarak kan-ter içinde ulaşma çabası ve buzzz gibi bir yoga salonuyla karşılaşarak, klimanın vurmadığı bir yer arama çabası… aşırı terli olan vücudumun o soğuk sınıfta iyice gerilmeye başladığını hissederek, ders başlamadan matı toplayarak salonu terkediş… Çok sevdiğim Hoca’mın “dur gitme! klimayı ayarlayalım!” çırpınmaları, ona haksızlık edeceğim endişesi, diğer taraftan kendime vermek üzere olduğum zararın bilinciyle, belki de ilk defa bilinçli olarak “karşımdaki üzülmesin diye bana zararı dokunacağını bildiğim bir şeyi yapmayarak kendimi koruma çabası”. Başıma ilk defa gelen bir durum.

Yani bugüne dek derse gelip de “burası çok sıcakkk! Klimayı açalımmm! Bu soyunma odası çokk küçükkk!!! Burası çok havasızzz!!!!” diye söylenenleri çok gördük, hep görüyoruz, ve genelde yogayla yeni tanışmaya başlayan, “kabul ve uyum gösterme” konusunda pratiklerinin henüz çok başında olan arkadaşlarımız oluyor. Buna bir diyeceğim yok. Sıcağa da bayıldığımdan değil ancak yoga salonunda – hele de benim gibi sadece bra ve kısa taytla- yoga yapan biriyseniz klimanın o suni buz gibi havasının, sizin sıcak kas ve eklemleriniz üzerinde yarattığı şok etkisini sanırım tartışmaya bile gerek yok. Ha klimanın karşısına geçip yatan, uyuyan hiç bir yeri tutulmadan mutlu mesut hayatına devam eden bir insan türü de var tabi hayatta 🙂 Ben onlardan değilim, meteopatik yapım, doğal olmayan her türlü insani keşfe isyanda. Klimadan vuran soğuk havayla o kadar çok defa tutuldum, hastalandım ki şuraya hızlıca bir liste çıkarabilirm. Bunun yanısıra -28 derecede dağda, yüksek irtifada tek başıma çadırda kalırım, karda buzda yürürüm bi şeycik olmaz. Dağda yaşadığım iki yıl boyunca tek bir nezle, soğuk algınlığı yaşamadım. Kısacası beni rahatsız ve hasta eden soğuğun kendisi değil, suni ve hızlı oluşu. Havanın 35 dereceyi aştığı bir ortamda vücut buna alıştıktan sonra, 18 dereceye ayarlanmış klima ile serinliyor muyuz? Nedir insanoğlunun bu doğal olana isyanı ve şartları kendi istediği şekle sokma çabası? Aynı durumun tam tersini de görüyoruz çünkü. Dağlık yerlerde, hava hep serin olduğundan ve gece de ayaza çektiğinden, dışarıdaki -20 derecelerde seyreden soğuğa rağmen, iç oda ısının t-shirtle durabileceği sıcaklıkta ister genelde kaprisli şehirli insan. Yani “üstüme bir kazak giyeyim de, şu içerisi 18-20 derece olsun”dan memnun olmaz. Sonra da dışarı çıkınca üşür ve hasta olur. Bunu da özellikle dağ turizmine gelen turistlerde çok görürdük. Neden dostum? Çok mu zor sırtına bir kazak geçirmek ayağına da bir çift daha yün çorap? Sıcakken soğuk, soğukken sıcak istemek niye?

Kısacası ben kendimi sahile attım, orada biraz yeni gelen “Hanuman’ı Bulmak” kitabımı okudum Hocam’ın. Sonra da saat 19’daki masaj seansıma yollandım. Sağolsun terapistim priformis üzerinde bayağı çalıştı, tetik noktalardan hiç ayrılsın istemedim. Hele bir “açma” hareketi var ki ön kollarla yapılan, hiç bitmesin istersin. Yani sol ön kol baldırda, sağ ön kol ise belin üstünde vücudu iki uca doğru esneterek açıyor…. işte orada kasılı olan kısım da uzadığında, ağrının bir an sıfırlandığı, havada asılı kaldığımı hissettiğim hafif ve inanılmaz mutlu bir an var. Zaman dursun istediğim, ağrısızlığın nasıl bir lüks olduğunu bilmeyenlerin anlayamayacağı 5 yıldızlı otel konforu.

Masajdan çıktıktan sonra Kadıköy iskelesinden, cami silüetleriyle bezenmiş tarihi yarımadaya doğru bakarak gün batımını izledim. Karadut şurubu içtim. Martılı, gemili, silüetli, küçük sineklerin saldırısı altında batırdım güneşi ve yeniden bir buzdolabı ortamına yani otobüsüme binerek eve doğru yollandım.

Reklam