Felek – Gün 18: Panzehir de Zehirden Üretilmiyor Muydu?

Bir şarkı sözü var; “derdim bana derman imiş” kısmını hatırlıyorum. Nerede zorlanıyorsak, kendimizi nerede eksik hissediyorsak, neyi yapamadığımızı düşünüyorsak… Oralara odaklanıyoruz. Şansımız yaver giderse de bu noktalarda güçlenmek üzere harekete geçiyoruz. Sonra da başarı öyküleri çıkıyor ortaya; “ben bu konuda çok başarısızdım, çok çalıştım ve bir zamanlar başarısız olduğumu düşündüğüm bu konuda şu an şöyle başarılıyım”…

Yogada da böyle ya; hangi hareketi yapamıyorsak, nerede zorlanıyorsak tüm dikkatimizi oraya veriyoruz. Büyüteci oralara tutuyoruz. Oralarda ufacık dönüşümler çok mutlu ediyor bizi… Sonra oralardan büyüyoruz. Oralar hayatımızdaki en güçlü alanlara dönüşüyor…

Hepimizin tekrarlı olarak tökezlediği, üzerine kararlar aldığı, aldığı kararları uyguladığı ve uygulayamadığı noktalar var. Her halde her birimizin dermanı da bu noktalarla ilişkili olarak ortaya çıkacak. Tabi eğer yeterince sabırla ve doğru yöntemlerle bu noktalar üzerine çalışabilirsek…

Bugün de böyle bir gün işte.

Melek – Gün 17: Çok Düşünüyorsun Ama…

Selamlar,

Trene son dakikada yetiştim😊 reglye bir kala bugün de yogamı dünkü gibi yerde ısınmalar ve uzun uzun sırtı yere uzatmalı hareketlerle tamamladım. Ense kökümde bütün gün beni bırakmayan bir ağrı ile durdum. Her varlığını hissettiğimde sanki elimle tutsam oradaki ağrıyı çekip oradan çıkarabilecekmiş gibi geliyordu. O bölgelerdeki ağrılar taşıdığımız yüklere götürüyordu sanırım. Bugün aslında çok daha az düşünceyle geçmişti her şey. Ama buna rağmen buluştuğum arkadaşım senin bence en büyük sorunun bir konu hakkında çok fazla, gereksiz yere ayrıntılı düşünüyorsun diyip durdu😊 yani evet ama bunu azaltmaya çalışıyorum dedim ben de hemen savunmaya çalıştım kendimi. Olanı olduğu gibi gör, o kadar fazla düşünmeye gerek yok falan diyordu ama işte gel de bana anlat. Söylemesi kolay. Ben de kendime sürekli bunu hatırlatıyorum. Sadece olanla yetinememe gibi bir şeyden mi acaba kaynaklanıyor bu durum diye düşünmeden edemiyorum. Bazı insanlar nasıl bu kadar rahat bir zihne sahip olabiliyor? Gerçekten anlaması çok güç. Bazen bunun insanın laneti olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Olanı olduğu gibi gör, kendini olduğun gibi kabul et, bunlar hep böyle peş peşe sıralayabileceğim ve kendime sürekli hatırlattığım şeyler. Daha az düşünce, daha çok faaliyet diliyorum kendime ve benim gibi bu yükü omuzlarında taşıyan herkese😊

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Felek – Gün 17: “Hay!” dedim böyle bahta

Pandeminin başlangıcında ekşi sözlük’te çok fazla vakit geçirmeye başladım. O zamanlar ekşi sözlük’te özellikle pandemiye dair başlıkları yoğun bir şekilde her gün ve saatlerce okuyordum (Özellikle kısıtlamaların geldiği ilk birkaç hafta). Sanırım o günlerden kalma bir alışkanlıkla artık gündemi takip etmek için her gün ekşi sözlük’teki başlıkları hızlıca tarar oldum. Böylelikle ülkede ve dünyada neler oluyor anlayabiliyorum.

Geçtiğimiz aylarda da bir ara Tarkan’ın yeni bir şarkısı gündem olmuştu. Ben de ekşi sözlük’te o başlığa tıklamıştım ve entry’leri okuyordum. Birisi “Mabel Matiz’in Hanfendi şarkısı bu şarkıdan çok daha iyi” şeklinde bir yorum yazmıştı. Ben de merak ettim ve Hanfendi şarkısına baktım. Klibi görür görmez klibe bayıldım. Benim için müthiş bir klip.

Şimdi şöyle ki; ben müzikten pek anlamam. Bazı sevdiğim sanatçılar ve eserleri var; müzikle bu kadarcık bir ilişkim var. Mabel Matiz’i de daha önce duymuştum ama sanırım ses rengini beğenmemiştim. Sanırım o zamanlar benim için fazla ince geliyordu sesi ve dinlemek keyif vermiyordu.

Hanfendi şarkısını dinlerken de önce sesi hoşuma gitmedi. Ama Toy, Mendilimde Kırmızım Var ve Hanfendi şarkılarının klipleri o kadar çok hoşuma gitti ki. Çok etkilendim o kliplerden (hala çok etkileyici geliyor özellikle bu klipler). Birkaç klibini merak edip izleyince ve bu arada dinleyince sesine de aşina oldum ve sesini de sevmeye başladım. Sonra birkaç tane röportajını dinledim youtube’dan…

Mabel’e bayıldım. Bir insan ancak bu kadar tatlı olabilir. Ve ayrıca bu kadar naif, güzel düşünen, özenli… Bir sürü olumlu özellik sıralayabilirim onunla ilgili…

Herhalde birinin fun’ı olmak böyle bir şey olsa gerek.

Aşağıya toy şarkısını bırakıyorum. Sözleri de çok güzel bu şarkının.

İyi dinlemeler.

Felek – Gün 16: Çocukluk Dostlarım

Az önce İnci’yi hatırladım. İnci küçük bir kuştu. Rengi sarıydı. Cinsi kanaryaydı sanırım. Bir gün babam yolda giderken bir kuş omzuna konmuş, o da o kuşu eve getirmiş. Sonra o kuş bizimle yaşadı yıllarca. Belki 4-5 yıl yaşamıştır. İnci bizim evimizden ayrıldıktan birkaç yıl sonra evimize Şaşkın ve Çapkın isminde iki kuş daha geldi. Aramızdan ilk ayrılan Çapkın oldu. Çapkın’ın renkleri daha yeşil gibiydi. Sonraki birkaç yıl Şaşkın bizimle yaşadı. Şaşkın’ın da sanki ağırlıklı olarak turuncu ve araya serpiştirilmiş yeşil renkleri vardı.

Tüm bunları şunları söylemek için yazdım: ben okuldan gelince (ilkokul üçüncü ve dördüncü sınıf olsa gerek) okulda olanları, aklımdan geçenleri vesaire gelip Şaşkın’a anlatıyordum (Belki öncesinde İnci’ye ve Çapkın’a da bir şeyler anlatıyordum ama bu kısımları hatırlayamıyorum). O zamanlar aşık olduğumu düşündüğüm bir çocuk vardı; ilk okul ikinci sınıftan yedinci sınıfa kadar platonik olarak aşıktım ona (şöyle demek daha doğru olur; o zamanlar aşık olduğumu sanıyordum). Herhalde en çok onu anlatıyordum Şaşkın’a: “Bugün benimle hiç ilgilenmedi”, “bugün Meltem’le ilgilendi” gibi şeyler 🙂

Şaşkın’dan sonra bu kez Güneş’e anlatmaya başladım tüm bunları. Güneş bildiğimiz Güneş 🙂 Hemen arka plan tasvirini vereyim: benim ailem küçük bir ilçede yaşıyordu küçüklüğümde (hala orada yaşıyorlar). Evimiz iki katlı müstakil bir evdi ve bir terasımız vardı. O zamanlar terasımızın üstü açıktı. Ben sanırım ortaokul yıllarımda, okuldan gelip, terasa çıkıp, batan güneşe yüzümü dönüp, ayakta durarak ve çoğunlukla gözlerimi kapatarak bu kez Güneş’e gün içinde olanı biteni anlatıyordum. Bazen de olmasını istediğim şeyler için dua ediyordum.

Böyle işte.

Bugün bunlar çıktı benim heybemden.

Seviliyorsunuz.

Melek – gün 16: Beklentisizlik

Merhabalar,

Bugün bol dinlenmeli ve dinlemeli bir gün oldu. Akşam yoga dersimiz vardı. Hareketlerin içinden geçtiğimiz bir ders değildi bugünkü.  “Korkunun karşısına cesareti koyma kuvveti”. Bugünkü derste hocanın anlattıklarından bana en çok geçen husus. Korkuya bakabilmek çok zor olabiliyor bazen. Ben geçen aa bu neymiş diye bakmak istiyorum demiştim ya o korku çıplak gözle görülemeyecek kadar katman katman olmuş ve en güzel köşeye oturmuş. Şunu fark ediyorum ki, bu katmanlardan güçlü aletlerle geçmek gerekiyor. Bu aletlerin en önemlisi de “güven”. Güven duyma yönümüz çok saf bir biçimde bizimle beraber doğuyor en çocukken. O da büyüyor ve gelişiyor ve pek tabi sürekli sınanıyor hayat içinde. Kime ne kadar güveneceğimizin maalesef bir limiti yok. Bu limiti belirleyen şey (yavaş öğreniyorum bunu da) beklentiye girmemek. Çünkü ne zaman ki bir konuda bir beklenti oluşturmaya başlıyoruz ve hemen akabinde onunla beraber olan o gri olanı göremiyoruz. Bu da çoğu zaman hayal kırıklığını beraberinde getiriyor. Bu hayal kırıklığının okları çoğu zaman karşıdakine de saplanmıyor, kişi sonunda kendisi ile baş başa kaldığı için kendine olan güveni kırılıyor. İnsanın kendine olan güveni kırıldığında da cesaret falan artık hak getire.

Aslında insan keşke kendisine karşı da beklentisizliğe girebilse. Bu beklentisizlik hali ile daha az kaygılı ve telaş olmadan omuzlardaki yüklerden arınmış bir biçimde daha iyi koşmaz mı insan? Çünkü aslında kendimizden çok şey bekliyoruz ve bunları yerine getiremediğimiz zaman kendimize olan tahammülümüz azalıyor ve kendimizi duymamaya başlıyoruz. Kendini duyamayan insanın susması da pek doğal değil midir? Dil susmaya başlayınca beden konuşmaya başlarmış (bunu bir yerlerden duymuştum). Vücuttaki tüm marazlar o zaman kendini gösterirmiş. Söze dökülemeyenler kendilerine bir şekilde yer buluyor. Bütün bu hususlar katman katman, içinden çıkılması zor hususlar ama “bir yerden başlamak lazım”😊

Bugünkü yogamı yerde hafif ısınmalar ardından sırt üstü regl serisi ile tamamladım.

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Felek – Gün 15: Maymun Zihin Örneği *

Çok dağınık bugün zihnim, ordan oraya uçuşuyor.

En azından bu dağınıklıkta sol ayak işaret parmağımla ortanca parmağımı zedeleyecek kuvvette hangi harekette yere bastırdığımı buldum; anilasana’ymış.

Bir de hala vaişaka’da dizlerime ağırlık veriyorum. Ayaklarımın arasını biraz daha açmayı denedim bugün, pek bir fark yaratmadı. Ben de ayaklarımı eski mesafelerine getirip tüm ağırlığımın ayak tabanlarıma eşit olarak dağıldığını hayal ettim. Başta işe yarar gibi oldu. Yani sanki bir an için dizlerime verdiğim ağırlık ortadan kayboldu. Ama sonra geri geldi. Sınırlı yoga bilgimle dizlere yük bindirmemek gerektiğini biliyorum… Artık bu konuyu derste hocaya sormamın vakti geldi.

Biraz da zihnimin dağınıklığının nedeni tezimle ilgili. Şöyle ki:

Tez danışmanımla konuştuk, gayet güzel bir konuşmaydı, herhangi bir düzeltme istemedi (kısacası tam da hayalini kurduğum bir konuşmaydı). Tez danışmanımla olan konuşmadan sonra tezi jüri önünde sunmam için sunum tarihi ayarlama faslına geçtim. Jüride 6 tane hoca olacak. Her bir hocaya sunum günü ve saati için uygun zamanlarını tek tek sormak birazcık yordu. Şu an 5. hocadan yanıt bekliyorum. Mesela diğer 4 hocanın ortaklaştığı tarih 5. hocaya uymazsa her birine en baştan sormam gerekecek. Aslında böyle bir durumda 6 hocayı dahil ettiğim bir whatsapp grubu kursam işim çok kolaylaşır. Aaa çok mantıklı; eğer her hocaya en baştan sormam gerekirse tez danışmanıma bu parlak fikrimden bahsedeyim.

Yukarıdaki satırlar gibi işte zihnimin hali bugün.

O zaman ne diyelim; sevgiler saygılar herkese.

* “Maymun zihin” kavramı, kısaca, zihnin daldan dala atlaması anlamında kullanılıyor.

Felek – Gün 14: Sonra Güneş Doğdu

Akşamüstü bir hafifleme hissetmeye başladım. Öncesinde biraz dağınıktı zihnim, ruhsal dünyamda kara bulutlar, zorlu hava koşulları hakimdi. Sonra akşamüstü tez danışmanımdan birkaç mesaj geldi (doktora tezimi 3 hafta kadar öncesinde kendisine yollamıştım, kendisinden geri bildirim bekliyordum). Tezimi gayet beğendiğini ve tez savunması için hazır olduğumu belirtmiş. Yarın online bir görüşme yapacağız, orada bazı başka geri bildirimler de verecek bana.

Hocadan böyle bir yanıt gelmesine çok mutlu oldum; ruhsal dünyamda güneş doğmuş oldu.

Geçenlerde Pınar hoca yoga hocamızla kurduğumuz ilişkinin nasıl da önemli olduğunu yazmıştı. Tez danışmanları da önemli figürler. Onlardan onay almak da önemli mevzular…

Tıpkı yoga ile kurulan ilişki gibi benim de tezimle kurduğum bir ilişki vardı (hala var). Bazı zamanlar “tamam ya bitirebilirim bu tezi” gibi şeyler düşünüyordum. Bazı zamanlar “yok ya herhalde ben bu aşamayı tamamlayamayacağım, en kötü ihtimalle doktoramı bitirmem, o kadar da kötü bir seçenek değil bu” diye düşünüyordum. Bazı zamanlar yazdıklarım gözüme müthiş iyi geliyordu, bazı zamanlar saçmaladığımı düşünüyordum. Bazı zamanlar düzenli bir şekilde çalışıyordum, bazı zamanlar hiçbir çalışma yapmıyordum… Velhasıl bir sürü farklı hal yaşadım son iki yıldır doktora tezimle ilgili. Hayatımın bu sürecinin sonlanacak olması en nihayetinde iyi hissettiriyor. Gerçi bu süreçten sonra beni ne beklediğini bilmiyorum. Ama olsun; en azından hayatımın rotası değişecektir illa ki. Bu da güzel bir şey benim için.

Akşamüstüne kadar dün yazdığım yazıyı defalarca kez okudum. Sizleri kötü bir ruh haline sürüklemiş olma ihtimali üzdü beni. Dün de yazıyı yollamadan önce acaba yollamasam mı diye birkaç kez düşündüm. Neticede yollamak istedim. Bugün de acaba yollamasa mıydım diye düşündüm birkaç kez.

İnsan bazen olumsuz şeylerle temas etmek istemeyebiliyor. Hal böyleyken sizleri olumsuz bir içeriğe maruz bırakmış olma ihtimali biraz suçlu hissettirdi (akşamüstüne kadar, ara ara, şu an değil).

Ama neticede içinde olduğum hali paylaşamayacaksam bu trende olmamın çok da anlamı yok diye düşündüm. Madem aynı trendeyiz, sizler de bendeki dört mevsimi pekala görebilmelisiniz.

Akşamüstü ayrıca apartman görevlisine dün apartmandan ambulansla alınan hastanın kim olduğunu sordum. Üst katlardan birine gelen bir misafirin mide fıtığı varmış, bununla ilgili bir durum olmuş, hasta olan kişi şimdi iyiymiş. Apartman görevlisine ayrıca diğer apartmanda dün bir ustanın düştüğünü duyduğumu söyledim. Kendisi hangi apartmandan bahsettiğimi anladı fakat kendisi böyle bir şey duymamış. Ustaya ne olduğunu soracakmış. Apartman görevlisi bir şey duymadığına göre demek ki usta iyi durumda.

Yaşlı adam için de şunları düşünmeye başladım:

Yaşlı adam epey ileri yaşlardaydı. Bu yaşa kadar yaşamda tutunabildiğine göre dün yaşanan olaydan sonra da yaşama tutunabilir ve olan olayla baş edebilir.

Bundan sonra her aklıma geldiğinde kendisine iyi dileklerimi yollayacağım ve etrafında her zaman ona yardımcı olabilecek birilerinin olmasını dileyeceğim. İyi bir yaşlı adama benziyordu; bence işler onun için yolunda gidecek.

Netice sizlerle dün yaşadıklarımı, algıladıklarımı paylaşabilmem sizlerle kurduğum ilişkide bir katmanı üzerimden atmamı ve bir alt katmana geçmemi sağladı.

Sanıyorum ki aralarınızdan birileri iyi dileklerini bana yolladı, şu an hafiflemiş olmamda burdan birilerinin payı da var gibi geliyor 🌸 🙏

Sağ olun var olun ❤️

Sevgiler herkese.

Not: Bu yazıyı yazmadan önce balakrama serisini muntazam bir şekilde tamamladım. Kurmastana’da başım alev alıyor adeta. Ama sonrasında bir sessizleşme oluyor zihnimde. Herhalde bu iyi bir şey.

Melek – Gün 14 : Korkunun Peşinde

Merhabalar,

Bugünkü yogamı biraz evvel bitirdim. Karın çok boş olmadığı için çok derin udiyanalara giremedim bugün. Ama vaişakada uzun nefesler kalabildim bugün😊 Çakriden geçerken başlarda başımı bırakmaya nasıl korktuğumu hatırladım. Sanki tam ortada iken ben başımı bıraktığımda bütün dengem bozulucak başım dönücek ve poz tamamlanamıycakmış gibi geliyordu hep. Sonra kendi kendime resmen çakriyi proje olarak aldım özellikle de ortadaki baş aşağı kısmını sürekli tekrarlarla denemeye başladım. Şuanda da mükemmel yapmıyorum ancak ortaya geldiğimde muhakkak baş aşağı yapıyorum hatta biraz abartarak. Çünkü artık o korkuyu hissetmiyorum ortaya geldiğimde. Pratiğini yapa yapa o pozdayken başıma gelebilecek şeyler artık bende sürpriz olmaktan çıktı. İçimde süprizlere karşı korkular varmış demek ki. Ne ile karşılaşacağını bilememek korkusu insana türlü senaryolar ürettiriyor ve birine zaten çoktan inanmış oluyor😊

Korkuların üzerine gitme fikrine bayılıyorum şu günlerde. Sandıktan tek tek çıkartıyorum korkularım, kaygılarım, endişelerimi. “Neymiş bunlar ya” biraz dalga geçerek az biraz da ciddiye alarak bunların üzerine gitmek ise şu günlerimin olmazsa olmaz projelerinden birini oluşturuyor. Ah bir de keşke en büyük ve yenmeyi en çok istediğim hayvan fobimde yol kat edebilsem☹ Bunun üstüne her gittiğimde rüyalarıma giriyor bu teşebbüslerim ve muhakkak bir köpek tarafından ısırılıyorum. Veya bir çok köpek tarafından saldırıya uğruyorum. Daha önce böyle bir şeyi teşebbüs etmedim, bir köpek tarafından ısırılmadım ama bu fikri hangi atalarımdan aldım hiç bilmiyorum çocukluğumdan beri böyle hissediyorum. Geçenlerde korkumu yenmek için yeni doğmuş daha 20 günlük bir köpüşü sevmeye gittim arkadaşıma Allahım ne kadar minicik yani dişleri falan yeni çıkmış mümkünatı yok bir zararının dokunmasına ama yok sadece arkadaşımın kucağındayken ürkerek okşadım böyle yavaş yavaş. Bu temas sıklığını arttırırsam sanıyorum ki onlara karşı olan bu fobimi biraz daha azaltabilirim.

Bugün böyle, yarın yine görüşmek ümidiyle😊

Melek Yoğan

Felek – Gün 13: İnsan Olma Deneyimi Bazen Çok Zor

Zor bir gün oldu.

Sabah uyanmam gereken saatten 1 saat geç uyandım, yine de varacağım yere zamanında vardım. Fakat ben yoldayken varacağım yerdeki etkinlik iptal olmuş, ben varınca öğrendim. Sonra geri döndüm.

Geri dönüş yolunda metroda garip şeyler oldu. Metroya ilk duraktan bindim. Metro henüz hareket etmeden benim çaprazımda duran bir adam karşısında duran kişilerin sohbetine dahil olmaya çalıştı. Başta adam karşısındaki kişilerle şakalaşıyor sandım. Sonra adam kelimelerini tekrar etmeye başladı. Ara ara sesi yükseldi. Dışardan bakıldığında kopuk, anlamsız ve tekrarlı sözler söylüyordu. Adamın ruhsal bir sorunu olduğunu anladım. Kısa bir süre sonra ben çantamdaki notları çıkardım, bir şeylere baktım. Bir süre dikkatim notlarımdaydı. Sonra bahsettiğim adam bağırmaya başladı. “Benim mavi kodum var, kimse bana maske tak diyemez” gibi bir şeyler demeye başladı. Ben hala notlarımdaydım, dönüp bakmıyordum bile o tarafa. Diğer adamın bağırmalarından hemen sonra önümde yaşlı bir adam belirdi. Herhalde para isteyecek diye düşündüm. Çünkü epey yaşlıydı, 70’lerinin sonlarında ya da 80’lerinin ortasında olabilir. Üzerinde bir ceket vardı, çok kötü bir giyimi yoktu ama çok da iyi bir giyimi de yoktu. Göz kapaklarının bir kısmı yok gibiydi ya da gözleriyle ilgili bir sağlık sorunu vardı. Ve suratında çıbana benzeyen ama çıban olmayan parçalar var gibiydi. Adam bana “maskeniz var mı” dedi, “hayır” dedim. Yaşlı adam benim sıramda oturan başka kişilere de sordu. Kimsede maske yoktu herhalde, herkes hayır dedi. Sonra yaşlı adam oturdu. Bu arada diğer adam bağırmaya devam ediyordu. “Sen kimsin bana maske tak diyorsun” gibi şeyler diyordu. Yolculardan bazıları “adam senden maske istedi maske tak demedi” gibi şeyler söylediler. O noktada parçaları birleştirdim: Demek ki yaşlı adam diğer adamdan da maske istedi fakat diğer adam da maske kullanmıyordu ve yaşlı adamın kendisine maske tak dediğini sandı ve o noktada bağırmaya başladı. Bunları düşünürken yaşlı adama baktım. Epeyce bir büzülmüştü ve koluyla ağzını kapatıyordu. Çok kendi içine kapanmıştı. Korkmuş bir hali vardı.

Ben yolculuğun başından beri çaprazımda oturan adamın ciddi bir ruhsal sorunu olduğunu anlamıştım ama yaşlı adam ise başka bir perondan bu tarafa doğru gelmişti ve bu adamdan maske istemişti, adam kendisine bağırdığı için ise maskesiz olmasının bir suç olduğunu düşünüyordu herhalde. Yaşlı adam neler düşündü bilemiyorum tabi. Ama çok içe kapanmış gibiydi. Sonra bir durakta yolculara burası hangi durak dedi. Yolcular durağın ismini söylediler ve o da o durakta indi. Ben de ona bakıyordum pencereden. Sonra diğer perondaki yolcular yaşlı adamı çağırdılar. Yaşlı adam da tekrar metroya bindi ve diğer perondaki kişilerin yanına oturdu. Ben diğer perondaki kişilerin yaşlı adamı yanılttığını düşündüm. Adam bu durakta inmek istiyordu, diğer perondakiler ona engel oldu, bu zavallı yaşlı adam varması gereken yere varamazsa ne olacaktı?

O noktaya kadar bir gözlemci gibi hissediyormuşum kendimi. O noktada olaya müdahale edip adamın o durakta inmesine yardım etmem gerektiğini düşündüm. Ayağa kalkıp yaşlı adamın yanına gittim. Siz bu durakta inmeyecek miydiniz dedim. Yolcular hayır başka bir durakta inecek dediler. Bu yanıttan ikna olamadığım için tekrar yaşlı adama bu durakta inip inmeyeceğini sordum. Yaşlı adam da başka bir durakta ineceğini söyledi. Tamam dedim. Sonra “Maske takmak zorunda değilsiniz bunun için üzülmeyin” dedim. Yaşlı adam da metrodaki herkesin maske taktığını o yüzden kendisinin de maske takmış olmayı istediğini söyledi. Sonra yaşlı adama bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. “Sağlığınız” dedi. Sonra ben eski yerime geri döndüm. Bu kez ayakta durdum. Diğer adam da hala söyleniyordu ama sesinin seviyesi azalmıştı, bağırmıyordu.

Birkaç durak sonra merkezi bir durakta ben de yaşlı adam da birçok yolcu da indi. Ben yaşlı adama tekrar bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormak istiyordum. Neyse sonra baktım benim olduğum perondaki bir adam yaşlı adama eşlik ediyordu. Benim olduğum perondaki adamın “amca nereye gideceksin” dediğini duydum. Yaşlı adam gideceği yeri söyledi. Benim peronumdaki adam yaşlı adamın koluna girdi ve sanıyorum ki yaşlı adamın gideceği yere giden diğer metroya yaşlı adamı götürdü.  

Sonra ben metrodan çıkarken hüngür hüngür ağlamayı çok istedim. Birazcık gözyaşları döküldü gözümden ama etrafta bir sürü insan olduğu için ağlamak istemedim. Son aylarda ağlarken boğazımda kocaman bir düğüm var gibi hissediyorum ve o düğüm çözülemiyor bir türlü. Metro çıkışı ağlama isteği duyduğumda düğüm de geldi yine oturdu boğazıma.

Beni ağlatan yaşlı adamın hayata küsmesi ihtimali. Bir daha dışarıya çıkmayı istememe ihtimali. İncinme ihtimali. Kendisini suçlu hissetme ihtimali…

Ve tabi yaşlı adam iyi bir halde mi, kimsesi var mı, varacağı yere vardı mı…

Günün devamında ise evdeki pencere açıktı. Karşı apartmanda tanımadığım komşulardan birisi diğer komşuya ne olduğunu sordu. Diğer komşu telaşlı bir şekilde “usta düştü çok kötü bir şekilde düştü” dedi. Konuşan komşular orta yaşlı gibiydi. Ustanın yaşlı olduğunu hayal ettim. İçim cız etti. Oysa belki de genç bir ustaydı. Acaba ustaya bir şey oldu mu diye de düşündüm. Üzüldüm ustaya, umarım iyi bir haldedir.

Akşam apartmanın içinden sesler geldiğini fark ettim. Sanki üst kattan bir hastayı aşağıya indiriyorlardı. Kapıyı açtım. Gerçekten de 5-6 kişilik bir sağlık ekibi orta yaşlı bir adamı sedyeyle dışarı çıkarıyorlardı. Adam kusmaya çalışıyor gibiydi…

Neticede az önce yogamı yaptım. Mandukasana’da ağlama isteği geldi. Metro çıkışı gelen ağlama dalgası gibi bir ağlama dalgasıyla ağladım. Boğazımdaki düğüm açılıyor mu diye düşündüm ağlarken; bence tam olarak açılmadı.

Kime ağladım? Sanırım kendi anne babama. Babamın geçtiğimiz aylarda anlattığı bir hikayeye. Annenim son zamanlarda yaşadığı sağlık sorunlarına. Yaşlı olmalarına. Bir gün aramızda olmayacak olma ihtimallerine. Bir yandan da ağlarken çok da düşünce yoktu aklımda. Sadece ağlama isteği vardı.

Mandukasana’da ağlama kısmından sonra serinin devamını yapıp yogamı bitirdim.

Buraya daha olumlu şeyler yazmayı tercih ederim. Ama bugün bunlar çıktı benden.

Felek – Gün 12: Günlerden 12

Öncelikle belirtmeliyim ki 12 sayısını çok seviyorum. Bir yerde 12 sayısını görünce, duyunca bir dostu görmüş gibi oluyorum. 12 sayısıyla mazimiz epey geriye dayanıyor. İlkokulda okul numaram 412’ydi. Lisede de 12’ydi. İlk önce okul numaraları ile girdi hayatıma 12 sayısı. Sonra bir şekilde sürekli olarak karşıma çıkmaya başladığını fark ettim. Başlarda bu kadar çok karşıma 12 sayısının çıkmasına şaşırıyordum. Artık şaşırmıyorum. Çok olağan geliyor bu durum bana.

Tabi ki mantık düzeyinde şunu biliyorum; hangi sayıya dikkat kesilsek illa ki hayat içerisinde o sayı karşımıza çıkacak. Algıda seçiciliğin bir türü bu. Ama hayat sürekli mantık düzeyinde yaşanmıyor. Mantıksal açıklamalara rağmen 12 sayısının bende yeri özel. Bence bir bağ var aramızda.

Bir de renklerden sarıyı çok severim. Söz 12 ile açılmışken bunu da paylaşasım geldi 🙂

Bugün yogamı yapmak için akşam vakti boşluğum vardı. Üstelik ucu açık bir boşluktu. Ben de her hareketi üçer kez tekrar ettim. Hatta surya namaskara’yı dört kez tekrar ettim. Nasıl tekrar ettiysem epey terledim surya namaskara’da. Çoğu harekette nefesle eş zamanlı gitmiyorum. Oysaki ritmin yogada çok önemli olduğunu biliyorum. Az önce itibariyle yogamda nefesi ön plana alma kararı aldım.

Yoga bittikten sonra suçi’yi denedim. Bu kez bacaklarımı epeyce açtım ve iki ayak tabanımı olabildiğince birbirine yaklaştırdım. Böyle yapınca 2-3 dakika kadar pek bir acı hissetmedim. Ben hep sol topuğumun sağ tarafıyla sağ topuğumun sol tarafını birbirine değdiriyordum. Yani komple ayak tabanlarımı birleştirmeye çalışmıyordum. Ayak tabanlarımı birleştirme versiyonunu yarın yoganın başında deneyeceğim; bakalım o zaman da aynı etkiyi yaratacak mı. Belki bugün yoga bitince esnemiş olduğum için bu versiyonda ayak tabalarımı bir araya getirebilmişimdir. Belki zaten doğru versiyonu ilk yaptığım versiyonudur. İşin içinden kendi başıma çıkamazsam derste hocaya sorarım bu konuyu.

Bugün dişçiye gittim (Dişçi de işini iyi yapan birisiymiş. Bu hafta içinde işini iyi yapan ikinci bir insanla tanışmış oldum. Teşekkürler evren!). Dişçiye yürüyerek gittim. Yarım saat kadar sürdü yürümem. Son aylardaki yürüyüşlerimde bacaklarım pek güçlü değildi ve çok çabuk yoruluyordum. Oysaki bugünlerde yoga sayesinde bacaklarımın çok güçlendiğini fark ediyorum. Yürürken kuvveti bacaklarımdan alabiliyorum ve ayaklarımı yere sağlam basma eğiliminde oluyorum. Çok güzel gelişmeler bunlar benim için. Teşekkürler 28günyoga ekibi ve evren!