Melek – Gün 26: Biri Hep Daha Çok (…..)

Merhabalar,

Gün yoğun, gün yorucu… Uyumadan evvel zihnimi toparlayıp benim için aşılması zor bir dönemeçten nasıl geçtiğime ufacık da olsa değinmek geldi içimden:) Partner ilişkisinde iki tarafın da birbirini sevdiği bir ilişki türü ne mükemmeldir değil mi? Ama biri hep daha fazla sever derler ya ben bunu biraz fazla abartarak yaşamıştım bir zaman önce. Hatta o kadar ki o beni sevmese de olur, ben onun yerine de severim demiştim. Hatırlıyorum hem de hatırlarken inanamıyorum. Yaşarken böyle olmuyor tabi☹

Görüşmek, buluşmak hele de ayrı şehirlerde olup her zaman buluşamamanın farklı bir tarafı var. Ayrı şehirlerde yaşamak belki ilk tanışma anında sorun olmuyor ama illa ki bir süre sonra o mesafenin kapanması gerekiyor. Çünkü fiziksel mesafenin açıklarını kapatmak için bir taraf yine hep daha fazla şeyi kendinden veriyor. Hatırlıyorum bilmem kaç kere gitmiştim o kişinin yaşadığı yere…

Giden ben oluyordum genelde ve hep şeye inandırıyordum kendimi ama ben gezmeyi çok seviyorum ve gitmek bana çok iyi hissettiriyor. Belki de gidebiliyor olduğum için bu kişi hala hayatımda diyordum hatta bazen. Bir sürü sebep vardı pek tabi ama ben kendimi buna inandırıyordum. Bir zamanlar ben baya baya kendimi istediğim her şeye yönelik olarak hiç sınır da tanımdan sürekli bir şeylere inandırıyormuşum. Şuan kilometrelerce öteye bakıyor gibiyim, zamanda yolculuk😊

Yazıyı yazarken çıkış noktam sevgi idi. Bu sevgi ne menem şeymiş diye düşünüyordum az evvel. Ben sonsuz kere herkese sevgimi verirdim, veririm yine. Ama bazı insanlar “yaşadıklarım sonucu” diyor ama bu bana biraz -kolaya kaçmak- gibi geliyor sevgim yok, kalmadı diyor. Nasıl olur diyordum ben de yok canım vardır o da sen vermek istemiyorsundur, biraz zaman geçsin bak gör sevgiyi böyle insanlardan esirgeyerek nasıl yaşar ki bir insan. Sanki hep bir kapı vardı önümde, aşılması gereken bir engel, başarılması gereken bir gaye. En azından buna inandırılmıştım, bence ben de inanmaya dünden razıydım ya neyse😊

Yani benim de aslında havucum sanırım ben daha çok seversem ve daha çok fedakarlıkta bulunursam (aklınıza gelebilecek her şey olabilir bu) o sevgiyi kazanacakmışım gibi geliyordu hep. O çukurdan çıkmam çok zamanımı aldı ama nihayetinde çıktım. Ne kadar tüketici, emici bir şeymiş, dediğim gibi yaşarken asla ama asla bunun farkında değildim. Öyle ki farkına varmam ve bir dakika ne oluyoruz demem çok zamanımı aldı. Hayatımıza giren insanların bu kadar bizden her şeyimizi alabilme cüretini neden veriyoruz? “Kaybetme korkusunun düşüncesi” pek tabi burada da çıkıyor karşımıza.

İçinden geçtiğim ve içimden geçen bu deneyim bana çok şey öğretti. Ama illaki yaşamam gerekiyordu ve kendim, kendi ellerimle kendimi bundan çıkardım demek de iyi ve güçlü hissettiriyor. Sanırım insan önce kendini çok sevmeli. Böyle kendine pamuk gibi bakmalı, gözü gibi korumalı ama değil mi:) Bu bencillik değil bence özsaygı bir yerde. Hayata karşı dik durabilmek ve her türlü sarsıntıdan çıkabilmenin tek yolu bu. Ha çok zor bu bize öğretilmiyor maalesef ama bir yerden başlamak lazım, öğrenmek için geç değil:)

Çadırımın son günü 🙂 yarın kaldığım yerden devam…

Görüşmek üzere.

Gülhan- Gün 28/25 Dede koruk yer, torunun dişi kamaşır _ VASANA

Eylemlerini, alışkanlıklarını kontrol ederek daha iyi bir hale gelebilirsin. Her eylem bizim sistemimizi iyi -kötü anlamda etkiler, demişti hocamız katıldığım meditasyon inzivasında.

Bir grup arkadaş “kontrol” kelimesi duyar duymaz içeride ne tetiklendi bilemiyorum. Lakin önce kendi kendileriyle, sonra birbirleriyle hararetli bir tartışmaya başladılar. Odada ciddi bi ses kirliliği birbirlerini dinlemiyorlar “kontrol gerekli, gereksiz, saçma, yok efendim ben şu kitabı okudum. Böyle böyle yazmış, diğeri ben de bunu okudum…” diyen, demeyen, dinleyen bir oda dolusu insan.

Hoca bir süre dinledi, izledi yorum yapmadan biraz bekledi.

Ve sonra: Arkadaşlar siz buraya niye geldiniz? diye başlayan kısa bir konuşma yaptı ve Oh sessizlik.

Nasıl bir canlıyız dedim: bir kelime, bir bakış, bir ima nasıl darmadağın ediyor.

BİR AN’DA !

Bu aralar yeni alışkanlıklar edinmeye başladım, bebek adımlarımla.

Alışkanlık 1- Yatağımın başucuna bir defter bir kalem. Uyandığımda aklıma güzel şeyler gelip konuyor bazen, sesli kendime söylüyorum tekrar ediyorum havaya yazma, aklına yaz diyorum ama nafile.

Sonra dön dön neydi neydi. Artık uçmasın, kağıda dökülsün istiyorum. İlham olsunlar hayatıma, ilham olalım birbirimize.

KIYMETLİ !

Alışkanlık 2- Sabah yogamı biraz bedeni açmaya, biraz güçlendirme odaklı çalışıyorum .Bu zihnime , bedenime iyi geliyor. Günüme iyi geliyor. Akşam bol parantezli çalışıyorum. Şimdilik düzenek böyle.

Alışkanlık 3- Şu kısa hayatımda güzel günler göreyim ayol. Düşündüm eskiyi göndermenin kibar bi hali ne olabilir?

YENİ ALIŞKANLIKLAR !

Benim ona, onun bana hizmeti bitmiş her şey, meşgul etmesin, etmeyelim birbirimizi.

Alışkanlık 4- Vedalaşmayı öğren

Yeni alışkanlıklar hayatımda yer buldukça, dedemler, ninemler zincirinden gelen konularda değişir, dönüşür diyorum, diliyorum, bu bilinçle.

HOŞ GELSİN !

Her şey torun için 🙂

Sevgiler sanga

Melek – Gün 25: Onay

Merhabalar,

Geçenlerde evde oturuyorum saat sabah saatleri henüz, yan komşunun küçük çocuğu da bahçede kendi kendine kumlarla oynuyor. Annesi arada sırada gelip onu kontrol ediyor ama onun umurunda değil. Bıraksanız saatlerce orda oyun oynayabilir. Çevresinde kimin olduğu, ne söylediği o kadar önemsiz ki o kadar bir haber ki etrafındakilerden kesinlikle bir akışta olduğu kesin😊

Ben de böyle camdan ona hayranlıkla bakıyorum ve kendimi düşünüyorum. Ben bir şey yaparken etrafımda birileri varsa dikkatim her zaman dağılır ve yanlış bir şey yapmaktan hep korkarım. Sanki herkes beni izliyormuşçasına ben ben gibi olmam artık. Bir kere kalbim bile pır pır eder, heyecanlanırım. En iyi yaptığım şeyi bile bu yüzden kesin eksik yaparım ve sonuç hiç hoşuma gitmez. Ötekinin bakışı ve onayı hayati önem derecesinde. Bugün de terapide bunları konuştuk. Kendimin değerini kendim tayin edemiyorum ve hep ötekinin onayına ihtiyaç duyuyorum. Çok temel şeylerde bile ötekinin takdir ve onayı çok önemli oluyor. Geçen yazılarımdan birinde yetememekten korktuğumu söylemiştim ya aslında kendim kendime yetemiyorum en temelde ve hatta o kadar ki, kendimle beraber herkesten de onay bekliyorum. Kendi onayımın sanki bir hükmü yok.

Birey olma sancılarımı mı bunlar bilmiyorum ama o küçük çocuk gibi etrafımdaki kimseye aldırış etmeden kendi oyunumu oynamak istiyorum yeniden. Çünkü eminim ki ben de küçükken öyleydim. Etraftaki sesler ne ara benim kendi sesimi bu denli bastırdı ki onlar dışında kendi sesime ulaşamıyorum ve kendimden emin bir şekilde devam edemiyorum hayata☹

Şimdi aklıma vağnideki kollar geliyor sürekli –kollar netttt-. İşte o denli net olmak istiyorum aslında. Kendi kararlarının sorumluluğunu alan, onay beklemeden hayatına devam eden ve etrafta kimse yokmuşçasına kendi canının istediği gibi davranabilen birine dönüşmek mümkün müdür?

Terapist terapide yetmiyor size belki de demez mi o arada😊 korkularımla yüzleşirken evet alet çantamda bir sürü şey olsun istiyorum dedim bunun için terapiye geliyorum, okuyorum, yoga yapıyorum daha çok güçlenmek için. Malum derin bir kuyuyu kazıyoruz ve ne ile karşılaşacağım hiç belli olmuyor. Düşüyormuşum gibi hissediyorum zaman zaman ama işte tekrar kalkabilme gücüne alet çantamdan çıkanlar sayesinde erişebiliyorum😊

Terapide de mesela hep onay bekliyordum terapistten başlarda. Sonra kendisi bir seansta şuan sanırım size bir şey dememi bekliyorsunuz devam etmek için dedi. Bir an düşündüm evet, küçücükte olsa bir onay hiç fena olmazdı. Ama o an öyle demesine de bir yandan çok bozulmuştum. Çat diye önüme koymuştu tasdik beklentimi. Aylar geçti ve en azından terapistimden artık eskisi kadar onay beklemiyorum. O an çok serti gelmişti söylemesi ama işte fark etmemi de sağlamıştı. “Fark et, kabul et ve ilerle”:) kendime sürekli bunları hatırlatıyorum. Epey işe yaramaya başladı bu marş:)

Görüşmek üzere.

Melek – Gün 24 : Alındığın Şey Değilsin Belki de!!!

Selamlar,

Gün hızlı ilerledi ve şuan kafedeyim. Çok şanslıyım, kafenin en güzel köşesinde (barda) yazımı yazabiliyorum şuan. Bugün yazılan tüm yazıları okudum, biraz ondan biraz bundan biraz da şundan çok tanıdık gelen imgeler gördüm kendimde. Bu beni çok mutlu ediyor. Yalnız yaşanmayan duygular yüklerinde de hafiflik taşıyorlar sanırım. Sizin yazdıklarınızı okudukça kendime daha çok yaklaşıyorum sanki.

Kendime yakınlaştığımda bana çarpan ilk şey alıngan davrandığım zamanlarım oluyor. Benim de başımın belası, atsan atılmaz satsan satılmaz en kötü huyumdu, huyumdur demek istemiyorum çünkü aylar önce çok inanılmaz bir şekilde birden bire ona karşı bir mesafe aldım. Aslında alınganlığın hep bir nesnesi, mevzusu oluyordu. Ama ben durumu hooop kendi yetersizliğime bağlıyordum. Söz konusu olan ben değil de yaptığım bir şey üzerinden kendimi nasıl da yüklendiğimi fark ettim sonra. Benim her şeye ve herkese alınabilme potansiyelim o kadar yüksekti ki bazen sebepsiz yere, bazen de kendimi çok haklı sanarak. Mesela bir şeyi yanlış yaptığımda bu yüzüme vurulmadan doğrusu bana gösterilse hemen yetersizlik kanatlarım ortaya çıkar ve beni havalandırırdı. Kendimi yetersiz, beceriksiz, bir şeyi yapamayan biri olarak görür ve alınırdım. Özellikle bunu eski patronuma karşı çok yapardım (kendisi de hafif obsesifti bazı konularda hakkını yemiyim). Aylar sonra belki tam tarihini hatırlamıyorum birden bire yine bir konuda çok acayip alınmışım, kendi kendimi yiyip bitiriyorum kesin biri bir şey dedi şimdi ayrıntı vermiyim sonra hiç olmıycak bir yerde(?) aydım bir şeye. Dedim ki ben neden bu kadar alınıyorum? sanki bana hakaret ediliyor. Hayır halbuki durum benim yine ve yine olayları çarpıtmam ve kendimi aslında doğru yapmadığım veya hatalı yaptığım şeyin yerine koymamdan kaynaklanıyordu. Sonra dedim ki ama ben atıyorum o filtre kahve makinesi değilim ki, ya da o tartı. Durum başka ve ben bunu kendimin yetersizliğine öyle bir çekmeye alışmışım ki (taaaa küçüklükten geliyor pek tabi ki bu his) bunun dışını, bir adım ötesini göremiyordum resmen. Ama sonra birdenbire gelen o “ama ben o yanlış yaptığım şey değilim ki” yi fark etmem o alınganlık ceketini sanki üstümden çıkarttı ve ben hafifledim. İnanılmaz. Şuan bakıyorum bu alınganlık mevzuuna, yok eskisi gibi değil asla. O kadar azaldı ki… En çok da tepkilerin otomatik pilottan çıkmaması, yetersizlik hissine bir darbe daha indirdi sanırım. Bunda da özellikle hareketleri yaparken Pınar hocanın sürekli bize “otomatik pilottan çıkın” ikazları etkili oldu bence:) Ben de hayatımda bu otomatik pilottan birazcık kafamı kaldırınca nelerin yerinden oynadığını deneyimliyorum ve bu gerçekten çok şey vaat ediyor. Bir gün alınganlığımla kendimin dalga geçeceği mesela aklıma bile gelmezdi. Bu da çünkü kesinlikle bir alınganlık meselesi olurdu😊

Görüşmek üzere😊

Melek -Gün 22: Tembellik Başa Bela

Selamlar,

Tam bir tembel öğrenciyim gerçekten. Şu saate kadar neden yazamadığımı sıralamasam bir sürü şey çıkar ama asıl konu bence tembellik ve son kertede bilgisayarı yanıma almamış olmam. Kafeden şimdi geldim ve üstümü bile değiştirmeden ve gün henüz kendini tamamlamadan seninle teması kaçırmak istemedim😊

Bugün yoga dersimiz vardı ancak regl olduğum için sadece izledim☹ daha önceleri bu kadar her gün yoga yapmaz iken, regl yüzünden derse katılamıyor olmak beni çok kaygılandırıyordu. Geç kalıcam, geride kalıcam kaygısı kol geziyordu zihnimde. Ama asıl sebebi şemdi daha iyi anlıyorum kendi yogamı yapmamının yükünü bu şekilde üstümden atmaya çalışıyormuşum resmen. Bu da tembelliğe aslında bir şekilde kılıf uydurmak değil mi? Yapabileceğim beş gün varken vicdan azabı duymayan ben, derste yapamadığım için kahroluyordum. Çünkü kendi yogamı rutine oturtamamıştım. Ahh ahh:/

Ama şimdi, bugünkü derste yüreğim ferahtı. Her gün yogaya temas ediyor olmam meyvelerini veriyordu belkide 🙂 Güzel güzel (kaygısız) hocayı dinledim, gözlemledim özellikle kendimin yanlış yaptığı pozları daha da derin mercek altına aldım. Çok verimli geçti bugün “sadece” izlemek😊

Sonra tabi hoop işe geçtim. Yoğundu, bugün de çok yoğundu. Zaman nasıl geçti hiç anlamadan geceye ulaştık. Şimdi biraz dinlensem iyi olur, zira klavyeye her dokunduğumda parmaklarım kendilerini geri çekiyorlar, onlar da yorulmuş. Yarın görüşmek dileğiyle😊

İyi geceler😊

Melek – Gün 21: “Cumartesi Tutunması”

Merhabalar,

Bugün sabah erkenden kafeyi açtım. Her şey doğal seyrinde devam ediyor olsaydı tüm işlerimi bitirmiş ve ilk kahvemle birlikte güneşin tadına varmak üzere kendimi dışardaki masalardan birine atmış olacaktım ancak öyle olmadı… Önce espresso için kullandığımız değirmen çıldırdı. Asla normal ayarda çekirdek öğütmüyordu. Çünkü espresso makinesinden almam gereken akış bu değildi, keza akmıyordu, içerde bir şeyler kan ağlıyordu sanki. Muhtemelen o kadar ince çekmişti ki kahveyi yanan bir şey çıkıyordu geriye oradan da su geçişi sağlanamadığı için çıkan sonuç uzun bir bekleyiş… Değirmenin ayarı ile çok fazla oynama yapmak zorunda kaldım. “Normal” miktarlarda kahve almam yaklaşık 1,5 saatimi falan aldı. Aaa tabi ki o arada müşteriler geliyordu, online siparişler birbirini sıralamıştı ve ben tektim kafede:( Halbuki sorun olmamalıydı, değirmen otomatikti hani. Yıllar önce bu yüzden bu otomatik değirmene geçilmişti. Eskinin ahı mı tutu nedir ☹ ki ben eski manuel değirmenimizi çok daha fazla seviyordum. Ama değiştirilirken fikrim sorulmadı pek tabi ki… neyse şimdi asla bozulmaz, ayarı şaşmaz denilen değirmen kafayı yemişti bu sabah. Boşa giden gramlarca kahvesi de cabası☹ o arada müşteriye de elimden geldiğince kötü kahve vermemeye çalışıyordum ama ne mümkün. Mükemmel değildi hiç bir şey bu sabah. Art arda müşteri gelmeye devam ediyordu ve aksilikler de birbirini kovalıyordu. Bana her gelen müşteri sanki sorunları da beraberinde getiriyormuş gibi gelmeye başlamıştı. Mesela bir müşteri tanrım asla kahvelerin sıcaklığını beğenmiyor. Ona göre daha da, çok daha sıcak olmalı istediği. kahve. Bence onun hayalinde bir kahve ve kahveci var ve orada kahveler hep çok sıcak… Ki ben kafede gerçekten ama gerçekten müşterinin mutlu olmasına, keyifli ve huzurlu bir an yaşamasına çok önem veriyorum. O yüzden işleri onlar için hep kolaylaştırmaya çalışıyorum. Ama onlar bana bazen hiç yardımcı olmuyor gibi hissediyorum. Ama şunu da fark ettim ki ben zaten o müşteriye olabildiğinin çok üstünde o kahveyi sıcak götürüyorum. Ama o bekletiyor. Ve anında içmiyor. O kahve beklerken soğumaya yemin etmişçesine zamanla yarışıyor ancak müşteri bunu unutuyor ve tek çarenin benden kahveyi isterken ama çok sıcak olsun olur mu demesi kalıyor. Ben bunu duydukça gerçekten kan beynime sıçrıyor, beni çok öfkelendiriyor bu durum. Ki hep geliyor ve hep bunu söylüyor artık anlıyorum ki onun derdi kahvenin soğuk olması veya sıcak gelmesi değil, “hatırlatmak”, istediğini bir kez daha söylemek ve bunu yaparken de asla ben bir yerde hata yapıyor muyumu düşünmemek. Çok bencilce değil mi? Çünkü ben bu işe ilk başladığım yıllarda böyle şeyleri çok takıyordum, günlerce düşünüyordum☹ ya müşteriler benim yaptığım kahveyi beğenmezlerse, ya ben onlara yetemezsem, yetişemezsem☹ onlar belki buna inanmıyor ama ben her kahveyi ilk kahvem gibi, tek kahvemmiş gibi özenerek yapıyorum ve onlara götürene kadar aslında onlar için “muhafaza” ediyorum. Bazen sadece bağcıyı dövmek o an bize iyi gelebiliyor ama, aynayı kendimize döndürmek ve bu kadar talepkar olmadan evvel kendi kişisel tatminlerimizi acaba başka şekil ve yerlerde mi  gidersek diye sormadan edemiyor zihnim. Bunları düşünürken, bir, iki, üç kahveden sonra baktım değirmen normal seyrinde çalışmaya başladı. Ona da biraz zaman vermek gerekti normale dönmesi göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmedi ama beni de çok yordu. Ardından yine yoğunluk, aksilikler bunlar el ele bana doğru dalga dalga gelmeye devam etti. Bugün bir sınavdaydım sanki, hacı yatmaz gibi düşüyor gibi oluyor ama yok hayır tekim şuan düşemem buradan nasıl çıkabilirimi araştırırken buluyordum kendimi. Normalden daha sakin davrandım ve kimseyi de bekletmedim. Sanki dans eder gibi olayların içinden geçtim ve kazasız bir cumartesi mesaisini bitirdim😊

Ki bütün bunlar olurken bugün reglimin ilk günüydü ve oturabilseydim aslında biraz da daha aşağılardaki hisleri de hissedebilirdim ve duygusallaşabilirdim bugün ama ona pek fırsatım olmadı. Onu daha çok eve bıraktım. Ki öyle oldu. Eve geldiğimde son enerjimi yemek yemek, bir şeyler izlemek biraz uyumaya bıraktım. Uyandığımda saat 9 olmuştu. Yürüyüşe çıkmak niyeti ile evden çıkacaktım ki yazımı yazmadığımı, ders de çalışmadığım gerçeği karşıma dikildi ve bilgisayarımı alıp sevdiğim kahvecilerden birine geldim. Kendimi kapatıp açmış gibi hissediyorum. Günün tüm enerjisi kendini yeniledi. Yazımı gönderdikten sonra ders çalışmaya başlıycam, burası 12 ye kadar açıkmış çok şanslıyım. Bir kahve söyledim ama yazarken bir yandan soğuyor kendileri, olsun ben kahveyi soğuk da seviyorum😊

Herkese güzel bir haftasonu diliyorum😊

Görüşmek üzere.

Melek – Gün 20: Çorabımın Teki

Merhabalar,

Bugün hızlı tempo geçti biraz.  Temizlik, yemek, duş derken yogama oturdum nihayetinde.  Vaişakada iken her nefesten sonra biraz daha çökme hali sen yok musun 🙂 nelere kadirsin aslında. Suya batmak, nefesin sekronizasyonu ile çok birlikte ve sonlara doğru diz kapakların hafiften titretmesi ve orada kalma hali çok gerçek😊 bir tık daha sınırlara dokunduğum bir yoga çalışması oldu bugünkü. Birazcık, birazcık daha derken oralarda nelerin açığa çıkacağını merakla bekliyorum. Her gün yogaya temas, ardından burada olmak şu günlerin hayatıma kattığı en güzel rutinlerinden birini oluşturuyor. Bitmesine gerçekten üzüleceğim:/ ama olsun bu süre zarfında bedenimdeki ve zihnimdeki değişiklikleri gözlemlemek çok heyecan verici. daha önce çok kez söyledim ama bir kez daha yinelemek istiyorum iyi ki buradayım😊

Bugün çekmeceden giymek için çorap çıkartırken bir de ne göreyim çok uzun zamandır aradığım çorap tekinin karşıma çıkması. Bir yandan ama bu çok saçma ben bu çekmeceyi kaç kez tavaf ettim yok, bir türlü öbür tekini bulamıyordum. Çok üzülmüştüm kaybolduğunu sandığımda. Çünkü severek almıştım bu çorabı ama bir kere falan giyebilmiştim. Şimdi karşımda duruşuna sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Ne yani en baştan beri aslında oradaydı da ben mi göremedim??? Ama zihnimi zorluyorum yok gerçekten de bulamıyordum o teki. Sonra artık aramayı bırakmıştım. Bir yere girdiyse nasıl olsa çıkar diye düşünüyordum. Ya da ne yapalım bu çorabı giyemeyeceğim demek ki diye kendime teselli veriyordum. Bugünün mucizesi benim için bu oldu. Bakmak ve görmek arasındaki ince çizgi mi, yoksa senin olan eninde sonunda sana gelir gizemi mi bilmiyorum ama bir yandan çok absürt, bir yandan da bugünkü en büyük mutluluk sebebim oldu.

Bugün herkes için minicik mutlulukların dahi yüzleri kocaman kocaman gülümsettiği bir gün olur umarım.

Görüşmek üzere:😊

Melek – Gün 19: İstekler Hiç Bitmiyor!!!

Kapanış yaptığım sabahlarda uyanıp bir de açılış yapmak çok çılgınca geliyor. O aradaki zamanda tek yaptığım şey uyku molası😊 Bu yüzden böyle sabahlar gerçekten ama gerçekten kendime gelmem öğleni buluyor. Bugün de öyle bir gündü. Ayrıca çok da yoğun bir gündü. Özellikle böyle özel günlerde kafé bir acayip kalabalıklaşıyor. Zaman nasıl geçti ne ara saat dört oldu ve ben çıktım hiç anlamadım. Bana bugün cumartesi gibi geliyor.

Bugün birbirine taban tabana zıt iki diyaloga maruz kaldım. Birincisi, kafenin yan dükkanında çalışan bir abla, “ya sen niye hala burada çalışıyorsun çok üzülüyorum senin için” falan gibi bir şeyler söyledi. Böyle bir saniye için düşündüm “gerçekten benim için üzülüyor mu yoksa kafasındaki mezun olmak, sonrasında kendi işini yapmak konusundaki inancına ters bir biçimde yaşadığım için beni yargılıyor mu” bence oralar baya flu. Sürekli kendimi açıklama yapmam gerekiyor gibi hissettiriyor bu gibi diyaloglar. Yok dedim benim için üzülme bir yere koşturmuyorum (çünkü normalde insanların bana bunu söylemesi beni fazla geriyor ve kaygılandırıyor) şuan hem yapmak istediğim şeyleri yapıyorum hem de burada çalışarak para kazanıyorum ben mutluyum benim için üzülme dedim 😊 ki bu söylediğim şeyi gerçekten böyle hissettiğim için söyledim ha o buna ne kadar ikna olur, bana bir dahaki seferde de fırsatını bulup böyle şeyler söyler mi bilmiyorum ( ki kesin söyler😊).

İkincisi de kafedeki müşteri ile oldu. “Ya keşke hep siz burada olsanız”!!! Zaten altı gün geliyorum dedim. Yok ama siz olmadığınızda başka kişiler oluyor enerjileri hiç sizin gibi değil:/ içimden diyorum ki ama ben de hep böyle değilim. Bazen tam tersi olabiliyorum. Ama işte mesela bu bilgiyi bana verince resmen üzerime bir sorumluluk yüklüyor farkında olmadan. Hep enerjik olmalıyım mesajını alıyorum içten içe. Ama bu bazen çok zor değil mi? İçten gelen olmadıktan sonra öyle istendiği için yapılan yapmacık bir şeyi de ben sevmiyorum.

Bir yandan iş yerinde, beni hep oralarda görmek isteyen  birileri, diğer yandan benim için, orda hala çalıştığım için üzülen başkaları. İki farklı ses. Normal koşullarda iyiyi sevip cebime atmalı, kötüye de takılıp vahlanmalıydım. Öyle yapmak istemediğimi fark ediyorum.  İki düşünceyi de görüyorum ve ikisini de kabul ediyorum. İyi ya da kötü yargısı ile etiketlemeden. Belki de aynı anda ikisi de olabilir. Tıpkı aynı anda hem üzülmek hem de mutlu olmak gibi. Ama tabi şu da bir gerçek ve bence bu yazının ana konusu da bu “kimseye yüzde yüz yaranamazsın” her zaman bir şeyler eksik kalır, başkalarına göre tam olmaya çalışmak nafile bir çaba. Gerek de yok. Böyle çok daha güzel. Bugün de böyle şeyler oldu hayatımda. Onun dışında, beklediğim regl yine düzensizliği ile kapımı çaldı☹ bugün Pazar günkü dersten aklımda kalanlarla birinci prelütten devam ettim. Daha yumuşak ve sakindi bedenim. Olabildiğincee😊

Görüşmek üzere.

Melek – Gün 17: Çok Düşünüyorsun Ama…

Selamlar,

Trene son dakikada yetiştim😊 reglye bir kala bugün de yogamı dünkü gibi yerde ısınmalar ve uzun uzun sırtı yere uzatmalı hareketlerle tamamladım. Ense kökümde bütün gün beni bırakmayan bir ağrı ile durdum. Her varlığını hissettiğimde sanki elimle tutsam oradaki ağrıyı çekip oradan çıkarabilecekmiş gibi geliyordu. O bölgelerdeki ağrılar taşıdığımız yüklere götürüyordu sanırım. Bugün aslında çok daha az düşünceyle geçmişti her şey. Ama buna rağmen buluştuğum arkadaşım senin bence en büyük sorunun bir konu hakkında çok fazla, gereksiz yere ayrıntılı düşünüyorsun diyip durdu😊 yani evet ama bunu azaltmaya çalışıyorum dedim ben de hemen savunmaya çalıştım kendimi. Olanı olduğu gibi gör, o kadar fazla düşünmeye gerek yok falan diyordu ama işte gel de bana anlat. Söylemesi kolay. Ben de kendime sürekli bunu hatırlatıyorum. Sadece olanla yetinememe gibi bir şeyden mi acaba kaynaklanıyor bu durum diye düşünmeden edemiyorum. Bazı insanlar nasıl bu kadar rahat bir zihne sahip olabiliyor? Gerçekten anlaması çok güç. Bazen bunun insanın laneti olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Olanı olduğu gibi gör, kendini olduğun gibi kabul et, bunlar hep böyle peş peşe sıralayabileceğim ve kendime sürekli hatırlattığım şeyler. Daha az düşünce, daha çok faaliyet diliyorum kendime ve benim gibi bu yükü omuzlarında taşıyan herkese😊

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan

Melek – gün 16: Beklentisizlik

Merhabalar,

Bugün bol dinlenmeli ve dinlemeli bir gün oldu. Akşam yoga dersimiz vardı. Hareketlerin içinden geçtiğimiz bir ders değildi bugünkü.  “Korkunun karşısına cesareti koyma kuvveti”. Bugünkü derste hocanın anlattıklarından bana en çok geçen husus. Korkuya bakabilmek çok zor olabiliyor bazen. Ben geçen aa bu neymiş diye bakmak istiyorum demiştim ya o korku çıplak gözle görülemeyecek kadar katman katman olmuş ve en güzel köşeye oturmuş. Şunu fark ediyorum ki, bu katmanlardan güçlü aletlerle geçmek gerekiyor. Bu aletlerin en önemlisi de “güven”. Güven duyma yönümüz çok saf bir biçimde bizimle beraber doğuyor en çocukken. O da büyüyor ve gelişiyor ve pek tabi sürekli sınanıyor hayat içinde. Kime ne kadar güveneceğimizin maalesef bir limiti yok. Bu limiti belirleyen şey (yavaş öğreniyorum bunu da) beklentiye girmemek. Çünkü ne zaman ki bir konuda bir beklenti oluşturmaya başlıyoruz ve hemen akabinde onunla beraber olan o gri olanı göremiyoruz. Bu da çoğu zaman hayal kırıklığını beraberinde getiriyor. Bu hayal kırıklığının okları çoğu zaman karşıdakine de saplanmıyor, kişi sonunda kendisi ile baş başa kaldığı için kendine olan güveni kırılıyor. İnsanın kendine olan güveni kırıldığında da cesaret falan artık hak getire.

Aslında insan keşke kendisine karşı da beklentisizliğe girebilse. Bu beklentisizlik hali ile daha az kaygılı ve telaş olmadan omuzlardaki yüklerden arınmış bir biçimde daha iyi koşmaz mı insan? Çünkü aslında kendimizden çok şey bekliyoruz ve bunları yerine getiremediğimiz zaman kendimize olan tahammülümüz azalıyor ve kendimizi duymamaya başlıyoruz. Kendini duyamayan insanın susması da pek doğal değil midir? Dil susmaya başlayınca beden konuşmaya başlarmış (bunu bir yerlerden duymuştum). Vücuttaki tüm marazlar o zaman kendini gösterirmiş. Söze dökülemeyenler kendilerine bir şekilde yer buluyor. Bütün bu hususlar katman katman, içinden çıkılması zor hususlar ama “bir yerden başlamak lazım”😊

Bugünkü yogamı yerde hafif ısınmalar ardından sırt üstü regl serisi ile tamamladım.

Görüşmek üzere.

Melek Yoğan