Yeşim – Gün 4-5 – Snowboard. Meğer hiç gitmemişsin kalbimden.

IMG_2267

Foto: Zermatt 2008, selfie modasına henüz kendimizi kaptırmamışız, elimdeki sayılı üç beş kareden biri. Kayarken de iki kare vardı sadece. Biri kayıp. Şaka gibi.

Selam Dostlar,

Bir yandan çalış, diğer taraftan ders ver, evde pratik yap, sonra grup dersine git derken dün yazamadım. Bugün de, durum aynı olduğundan ya şu anda yazacaktım, ya da bir daha yazamayacaktım. Haydi bakalım, yemek sonrası, iş öncesi arada yazmaca.

Aslında kasedi geri sarıp – retro metafor 🙂 – salı akşamına dönmek istiyorum önce. Çünkü salı akşamı kayda değer bir şey oldu. Üstelik de iyi bir şey! 🙂

İlk yazılarımı okuma şansınız olduysa eğer, ağrılar sızılar, self massage teknikleri vesaireden bahsettiğime denk gelmiş olabilirsiniz. Zaten geçmişten kalan türlü ortopedik hasar (adrenalin tutkunu olduğum dönemlerden bana miras kırık kemik listesi) var cepte. Sonrasında ise, sağ kalça daha ileri seviyede olmak üzere, her iki kalçamda da FAI (Femoroacetabular hip impingement)’ın teşhis edilmesi hayatımda ciddi değişiklikler yapmama, benim gibi enerjisi yüksek, ekstrem tabir edilen sporları yapan, atlamayı petlemeyi çok seven birisi için bir dönem noktası olmuştu. Kafamı nerelere vuracağımı, enerjimi nasıl atacağımı bilemiyor, kendimi inanılmaz derecede defolu, eksik ve işe yaramazlar deposuna atılmış hissediyordum. Alpler’de yaşarken snowboard hocalığının sınırına dayanmıştım. Artık sınavlara hazırlanmaya başla demişti bir otorite. Yaşadığım bölgede çift dil konuşulduğundan, sadece İtalyanca ve İngilizce konuşuyor olmam yetmiyordu, Fransızca bilmek de zorunluydu. Elemeleri geçebilmek için hem teorik hem de pratik çok ciddi bir sınavdan geçmek gerekliydi ve sonrasındaki eğitim modülleri de oldukça uzun ve zorluydu. Açıkçası ben hep kendim için kayıyordum ve aklıma hiç o noktaya kadar gelebileceğim gelmemişti. Teşvik eden kişinin beni buna hazır olduğuma inandırdığı günkü heyecanımı şu anda bile hissedebiliyorum. Artık kendim için eğlencesine kaymaktan ziyade, daha teknik kaymaya başlamıştım. Daha sert ve hızlıydım. Rüzgar, buz dinlemiyor boardumu kaptığım gibi antrenmana gidiyordum. Zor zeminlerde ve riskli hızla kaydığımdan, %99 hiç düşmeme rağmen, o %1’lik kısımlardaki düşüşlerim de çok sert oluyordu. Gerçi vücudumdaki kırıklar bu döneme değil de, ilk döneme aittir, o başka konu 😛 Hep daha iyiydim ama kaymaktan eskisi kadar zevk almaz olmuştum. Göreve dönüşmüştü neredeyse. Düşünün ki sınava, doğma büyüme dağlı, anası babası kayak öğretmeni ve milli sporcu olan, iki yaşında kayakları ayağına takılı olan tiplerle birlikte girecektim. Yani ne kadar şansım olabilirdi bu tiplerin yanında? Nihayetinde ben deniz kenarında doğmuş büyümüş biriydim ve ailem sporcu değildi ve ayağıma ilk board değdiğinde otuz yaşındaydım. Evet yanlış duymadınız otuz. Ama hamurda vardı herhalde bir şeyler ki arayı bir şekilde kapatmıştım. Sonra bir gün dedim: Ben ski yapmayı da öğrenmek istiyorum! Tabi normalde küçük çocuklar, simetrik ve frontal olduğu için kayakla başlıyorlar, sonra uygun yaşa geldiklerinde, eğer aileleri de geleneksel kayakçı mantığından biraz çıkabilmişse snowboard da öğreniyorlar. En azından orada prosedür buydu. Yani kimse benim gibi önce snowboardla başlayıp sonra kayağa geçmiyor aslında. Bu arada o dönemde orada, snowboardcularla ski yapanlar arasında bir hoşnutsuzluk vardı (Türkiye’deki durumu bilmiyorum) Biz snowboardcular ski yapanları pek bir hor görürdük. Eğer free-style ski yapıyorsa, eh ucundan azıcık durumu daha iyiydi gözümüzde. Ben çevremdekilerim alayları ve ıslıklarına aldırış etmeksizin, gittim bir çift ski kiraladım. Kayak Hocası bir arkadaşım da düştü önüme gittik baby piste. Başladık ilk minik curve’lere. E ben kayıyordum! O da gülüyordu, ben de! “Sen zaten kayıyorsun Yashi!” dedi. Yeşim adının bir kere bile doğru telaffuzuna denk gelemediğim bir hayatım vardı orada. Aman ne güzel! Yeni bir kayma türü daha eklenmişti. Biraz paten kaymaya da benzetmiştim aslında frontalliği. Snowboardu kolay öğrenmem de zaten az buçuk skate yapıyor olmamdı sanırım. Laterallikle de barışıktım aslında. Neyse, biraz snowboardun geldiği görev hali, biraz da yeni oyuncağım ski’nin heyecanıyla sonraki üç defa da ski ile ilerledim ve bizim gruptakilerden ciddi laf yemeğe başladım. Dördüncü denememde, sis vardı. Yine ben ve Hoca arkadaş gittik baby’ye. “Artık baby’ye gerek yok dedi, çık normal piste!” – “Yok ya, bugün sis var hakim değilim daha bunlara, bi sakatlık çıkmasın” dedim. Dedim demesine de sonuç değişmedi. Bi şekilde, sol ski kara saplandı ve sağ dizim Exorcist’teki kızın başının döndüğü gibi döndü……black out….. işte o gün, sonrasında başka faktörlerin de eklenmesiyle 180 derece değişecek olan hayatımın ilk büyük değişim günüydü. Şu anda üzerine yıllar geçmiş olmasına rağmen o anı öyle canlı yaşıyorum ki dışarıdaki 40 derecelik sıcağa rağmen, derimde kar soğunu hissediyorum. Duygular için zaman yok Dostlar! Dün, bugün, yarın aynı noktada. Duygu aynı. O duygudan uzaklaşmadığın sürece, o duygunun yükü aynı.

Ben bunları niye yazdım ki? Hay Allah’ım ya! 😀 Bu yazma işinin böyle kontrolsüz bir deşarja dönüşmesine bayılıyorum. Ben halbuki, size sadece, “Biliyor musunuz, Chris (Hocam) belimin sol tarafındaki ağrıyı deşifre etti, fıtık değilmiş! Gluteus medius’tan kaynaklanan derin spazmmış” diyecektim yahu! 🙂 yani spazm diye acısı daha az değil, ama moralim daha iyi nedense. Bana egzersizler verecek. Ne zaman bir yerim incinse artık ona gösteriyorum ve sağolsun her defasında hem çekip çekiştiyor beni ciyaklatarak da olsa 🙂 ama sonucunda iyi geliyor, hem ne olduğunu hemen anlıyor, hem bir daha olmaması için ne yapman/ne yapmaman gerektiği söylüyor. Kısacası fıtık değilmiş dostlar!! Ha yani bu sol taraf fıtık değil en azından. Çünkü sağ taraftakinin fıtık olduğu MR film ve doktor teşhisi ile sabit. Ve fakat ikisi farklı acılar, şimdi daha net görebiliyorum. Bir de chiropractor’dan tatil dönüşüne randevu koparabildim. Şükür! Bu başka biri, daha önce boyun fıtığı için gittiğim başkaydı ve nihayetinde iyileşmiştim. Darısı bunun başına bakalım!

Bugün yogaya ilişkin yazamadım. Bu varmış, bu çıktı. Belki bunlar çıktıkça, içimde tuttuklarımdan hafifledikçe, kalçalarım da biraz daha açılır kimbilir. Ümit dünyası. Acısız lizard’lara yolculuk!

Reklam