Yeşim – Gün 12-13 – Ben, denizde bir gemi

6296867559_4bae922eb3_bAnlaşıldı Dostlar, aile evinde ve tatil ortamında, gidişata teslim olmaktan başka çare yok. Aksi türlüsü hem kasıyor, hem de beyhude bir çırpınma. Bu coğrafyada, bu zaman diliminde nasıl akıyorsa hayat, ben de içinde bir yaprak.

Dün yazamadım kısacası. Sabah uyandığımda, bir gün önceki bol esintili ve serine çalan yaz sıcağının yerini, bayıcı yaz sıcağına doğru bir hal almıştı. Şehirdeki koşturmacalı yaşantımın içindeki eksik kalan uykularımı tamamlıyorum herhalde. Yine sabah kalkışı geç. Yine günün ritmi, elimden kaymış. Ama dur! O ne?! Sabah uyanır uyanmaz, ilk iş bir belimin durumunu kontrol ettim daha yataktan kalkmadan. “Daha çok” ağrımıyor… Nasıl olabilir? Halbuki önceki gün backbend’lere girmiştim ve ne zaman bu kendine hakim olamayan, asanaların ve hırsların ve arzuların esiri küçük çocuk misali hareket etsem sonraki gün ağrılar daha da patladığından “eden, bulur”a hazırlamamış mıydım ben kendimi? Yani anti-ahimsa tavrımın cezasına hazırdım aslında. Ceza gelmedi! Oh şükür Ya Hu! Ben de arada bir, bankayı soyup yakalanmayan soyguncunun hazzını tatmak istiyorum bu hayatta. Hep farkında, hep sorumlu. Çalım atmak güzelmiş. Tabi çalımı atttığını sanarak küçük tatmin denizinde boğulan minik ben, cahil ben. Çalıma izin verenin gülümseyişini görürü gibiyim. “O” da gülümser, değil mi? Yüce olmak, gülümsemeye engel değildir her halde.

Dünkü programda, her zaman gidilen plaja gitmek vardı. Ev ahalisinin kahvaltıya oturmasına daha zaman olduğundan, ben “kalça acıcı” ve ağrılarımdan mütevellit “yürek sıkıştırıcı” serime başladım. Son üç hareket haricinde yerlerde süründüm, sonrasında teslim etmem gereken bir iş vardı bir kaç saat çalıştım ve sonra deniz.

Yine iskele üstündeyiz. Ama bu iskele daha geniş ve daha az insan var. En azından şezlongu istediğin yöne çevirebilme lüksü var. Lükse gel! Gözüm yine de, her tür insani ihtiyacın karşılanamadığı halk plajında. Kuma basılabiliyor ya. İşte benim kuma, taşa basmaya, hatta ucu bucağı uzaklarda olup, “ben bir yürüyüp geleyim” deyip, gidip, uzunca bir süre dönmediğim deniz kıyılarında olmaya ihtiyacım var. İtalyancada “bagnasciuga” diye inanılmaz güzel tarif edilmiş olan olan o ıslak-kuru şeritte geriye bakmadan yürüyesim var. Ayaklarım altında kumu ezesim ezesim ve ayak tabanlarımın altında değme terapistin yapamadığını yapan kumun masajına, ayak bileklerime dek gelip giden ve okşayan suyun serin ziyaretlerine kendimi bırakasım var. Kumluk kısmın kimin zaman, kayalıklarla kapandığı yerlerde kayaların üstünde zıplayasım, bir kayanın üstüne çömüp minnak karidesleri, türlü deniz yaratığına dakikalarca bakasım var Dostlar. Çocukluğumun denizine özlemim bitmiyor. Bu beach kültüründe kendime bir yer bulamıyorum. Denizin içinde denize özlemim daha da büyüyor. Çocukluğumda, şimdiki Karaincir Plajı’yl alakası olmayan, sadece Bal Mahmut ve yanındaki Niyazi ile Azime’nin olduğu Karaincir’e gidesim var. Elimde çomağımda, okaliptüsler altında küçük azmakta yılan balıklarını seyredesim ve büyük kuyudaki kaplumbağalara bakasım var. Terkedilmiş tarladan olgun domates çalıp, tok evin aç kedisi misali gizlice güneşten ısınmış ve tuzsuz domates yiyesim var. Var da var.

Dünün gecesinde ise, klasik bir “Bodrum’a inelim!” akşamı yaşayarak, sağa sola bakındık, üstüme üstüme gelen insanlar, sonsuz nargileciler ve gürültüden neredeyse kaçarak ilk dolmuşla kendimizi eve attık. Deniz Müzesi’ni halen gezmemişim, ilk fırsatta, hatta belki bugün, orayı gezerim diye düşünüyorum.

Bu sabah ise yataktan insan formunda bir kütük olarak kalkınca, kendimi direk restoratif dinlemede buldum. Matımı serebildiğim yegane yer buzdolabın önü olduğundan ve kahvaltı hazırlığı başladığından, sanırım yerde en fazla üç dakika kalabildim. Yine derin bir nefes. Yine bir ana teslimiyet. Anlaşıldı, kahvaltı öncesi pratik imkansızlarda. Peki o zaman kahvaltı. Kahvaltı sonrası herkes yerini bulsun, bana da az bir alan açılsın diye bekliyorum. Bugünkü pratik kahvaltı sonrası olacak gibi. Blogda artık çok yazı olduğundan, artık tüm yazıları okuyamıyorum. Bi düzenli okuduklarım var, bi de tesadüfi okuduklarım.

Sabah Gül Hoca’nınkini okuduğumdan beri, kamerayı nereye koyacağımı düşünüyorum. Bir de benim de acaba bir gün, her sabah uyandığımda bir bahçenin içinde kahvaltı etmek gibi bir olanağım olabilecek mi diye. Şehirli tatilci düşünceleri işte.

Bakalım günün akışı beni nerelere sürükleyecek bugün, ya da ben hep “pratiğim de pratiğim, illa ki de pratiğim” diye bir yerlere çapa atmaya mı çalışacağım. Meraktayım.

Yazmaya başladığımda Jehan Barbur dinliyordum, şimdi ise aklımda bizim oralardan bir türkü var:

“Ben denizde bir gemi
Dalgalar vurur beni
Ben ağaçta bir yaprak
Rüzgar savurur beni”

Reklam

Yeşim – Gün 7 – Sevgili Hanuman

hanuman-swamiSelam Dostlar,

Dün akşam masaj sonrası, buzdolabı kıvamındaki otobüsle eve gelirken, tesettür modunda şalıma sarındım. Zaten klima hasta ediyor, yetmedi bi de masaj sonrası kasları en sıcak ve yumuşak tutmak gereken evrede buz gibi hava püskürten tavandaki yarığa, kırmızı şalımla cevap verdim 🙂

Şalım elinden geleni yapmış olacak ki, gece ağrı ile uyanmadan geçti. Oh ne güzel! 🙂 Sabah kalktığımda, dün yoga yapamamış olmak ve çok ağrı çekmiş olmaktan dolayı, vücudum kaskatı idi. 7.15’de gözümü açtım ama mata ulaşmam yarım saat sürdü. Her zamanki gibi foam roller, tenis topu vs. ile yaklaşık yarım saat her yerime masaj yaptım. Sonrasında, zaman zaman uyguladığım bir kalça/bel serim var, onu uyguladım. Pozda kalma süreleri 10 dakikaları bulan, beni her defasında yerden yere vuran ama sonrasında inanılmaz şifasını gördüğüm bir seri. Özellikle IT Band esnetmelerinde verilen sürenin dört katı kadar kalarak, tamamen vücudumun sesine göre hareket ettim. Zaten IT Band üzerine çalıştıktan sonra sanki sırtımdan bir yük kalkmış gibi oluyor ve kendimi daha dik bir sırtla yürürken buluyorum. Yine o güzel his geldi. Yaşasın! 🙂 Mattan mutfağa doğru yöneldiğimde saat neredeyse 10.30 gibi olmuştu. Acıkmışım, kahvaltıyı nefasetle yaptım.

Bilgisayar başında iş güç, ve dünkü yazıyı yazdım.

Sonra bir posta daha geçtim matın başına ve bu defa bir kademe aşağı inerek hamstringlerim üzerine çalıştım. Çok iyi geldi. Fiziksel olarak “Hanumanı Bulmak” yolunda çalıştım biraz. Kendime şefkatli ve zaman kısıtlaması olmadan yaklaştığımda, kendi vücudumun istediği pozları, kendi vücudumun istediği sürelerde yaptığımda, sonucunda her defasında beni şaşırtan açılmalar oluyor. Beden, ruh ve zihin anlamında kendimi özgür hissettiriyor bu açılmalar. Ve görüyorum ki, bir sonraki defa eğer kafamda bir hedef, ya da yetişmem gereken bir iş, ders varsa ve sürem kısıtlıysa kesinlikle aynı şey olmuyor. Umarım bir gün, bu dışsal ve içsel etmenlere bağlı olmayan koşulsuz özgür hissedeceğim günler de gelir.

Ha bu arada, niyetlerimden biri olan, 28günyoga süresinde peskoteryanlık gayet iyi gidiyor. Bu da güzel bir istikrar oldu. Pratiğimi her gün merhum bir büyüğüme adamayı sanırım bir kaç kere unuttum. Telafi etmeye çalışacağım.

Dışarıda halletmem gereken işleri de yaptıktan sonra, bilgisayarımı da kaptığım gibi sevdiğim sessiz kahveciye geldim ve biraz daha çalıştım. Soğuk kahvemi yudumladım, projeyi tamamladım. İçim rahatladı. Şu anda bu okumakta olduğunuz satırları da aynı kahveciye yazıyorum ve sonrasında kendimi açık havaya doğru atacağım. Biraz deniz kıyısı yürümesi iyi gelecek. Güneşim tüm gücüne karşılık, baktığım ışığın bilgisayar ekranından yüzüme yansıyan olması yeşermeme yol açacak bir gün 😀

Yeşim – Gün 1 – Neye niyet, neye kısmet

20170624_201257

Selam dostlar!

Aranızdan sadece iki üçünüzü tanıdığımdan, insanın tanımadığı kişilere dost diye hitap edebilecek yakınlığı duyabilmesi de bir ilginç durum tabi 🙂 Ortak paydada buluşan kalplerin birbirine yaklaşması olsa gerek.

Evet, dün, yani Gün 0’a bol niyetli, çokça da kararlı girmiştim. Ama kader ağları başka türlü örmüştü 🙂 Dün sizlere son satırlarımı yazıp masaja yollandım. Kendisinden ikinci defa masaj aldığım zarif mi zarif, tatlı mı tatlı Japon terapistimin şifalı ellerine kendimi teslim ettim. Bel fıtığımın coşup, sırtımda Rumba ile Cha Cha Cha arası etkiler yarattığı günler yine. Ağrılı bölge o denli coşmuş durumdaydı ki ellerini başka bölgeye kaydırmasın, hep oradaki sıkışıklığın üstünde kalsın istedim. Çoğunlukla sırt, bel, boyun arasında yoğunlaşıp geri kalan kısmı da ihmal etmedi sağolsun. Nihayetinde, bayağı rahatlamış şekilde oradan çıktım ve kendime, dün kendini iyice hissettiren yaz sıcağına yakışır bir yaz birası ikram etmeye karar verdim. Yemeli , içmeli sosyal hayattan elimi eteğimi çekeli çok zaman olduğundan, ender içilen bir bira ya da bir kadeh şarap, üstünde konuşulmaya değer etkiler bırakıyor bende. Bahçesini çok sevdiğim eski bir köşk var Kadıköy’de, sevdiğim bir yer. Biram, çizgisiz defterim, sağımda solumda zıplayan yediklerime ortak kedi yavrularıyla hoş bir akşam geçirdim. Görmemişin kalemi defteri olmuşcasına yazdım. Yazdıkça coştum, coştukca yazdım. Zaman uçtu, gitti.

Eve dönünce, Gün 0 için kaleme döktüklerimi bilgisayara geçtim, kendimi oto-revizeye maruz kıldım. Ha unutmadan, ayrıca dün, hem öğlen, hem de akşam gayet sağlıksız, karbonhidrattan ve yağdan zengin kötü şeyler de yedim. Bi baktım gece yarısı olmuş, yani normalde yatağa gittiğim saatten epeyi geç. Orada burnuma sabah pratiğinin uçacağının pis kokusu gelmişti zaten. Ve aylardan bu yana ilk defa sabah saat 8.40 gibi bi saatte uyandım. Sersemledim, günüm elimden kaçmış gibi hissettim, biraz hayıflandım sonra kabullendim.

Babaneye bayram ziyareti, kardeşin kedisine mama vermeyi de yaptıktan sonra eve döndüm. Saat 15’e dek, kelimenin tam anlamıyla sallandım. Kendimi bir oraya, bir buraya attım ve dişin kovunu dolduracak hiç bir şey yapmadım. Sonra dedim, madem durum böyle, bunun içinde rahatlayabilir misin? Stüdyoya girdim, Soundcloud’u açtım. Yoga Journal Türkiye’nin ropörtajlarından eksik bıraktığım bir kaç sohbeti dinlerken, foam roller ve bolster üzerinde sırtıma masaj ve kalp açıcı yin pozlarda eridim. İyi gedi. Uyuşmak yerine canlandırıcı etkisi oldu. Şimdi size bu satırları yazıp, eğer yine bir beklenmeyen durum olmazsa, biraz yumuşak ev pratiği yapma niyetindeyim. Sonrasında kıvama gelmişsem, Gül Hoca’nın dersine gideceğim. Severim kendisini çokça 🙂

Yarına dek, durum şimdilik bu. Bayram kutlamasına girmeyerek gücendirici olmam ümidindeyim. Başka birilerinin benim kutlamam için önceden tespit ettiği günlere hiç yakınlık duyamıyorum. Dün akşam bayramdı mesela bana! 🙂

Yeşim – Gün 0 – Sessiz Dostlara selam

Merhaba Sessiz Dostlar!

Dolmuşla Kadıköy’e doğru gelirken, hitap konusunu düşündüm. İlk 28günyoga döngüsünde, sessiz takipçi modumu koruduğumdan, aynı zamanda da katılımcılara dostane hisler içerisinde olduğumdan, dedim belki de bu olabilir benim hitabım.

Pınar 28günyoga’yı ilk duyurduğunda, bayağı bi heveslendim katılmaya, sonra sanki sadece birbirini tanıyan Shadow’cular arasında kalması arzu edilen bir yaklaşım varmış gibi geldi. Belki uygun olmaz düşüncesiyle çekimser kaldım. Öyle ya, ben Shadow yoganın kuralları çerçevesinde hareket etmiyorum ve sanki yoga yapılmayan günlerde benim yoga yapıyor olmam ve benzeri türlü başka durumlar pek bi alakasız kaçabilir geldi. Ve fakat okumaya başladım yazıları 🙂 Herkesi ve hepsini düzenli olarak okuyamadım, ancak ilk fırsatta yazılanları olabildiğince gözden geçirme niyetindeyim.

Dün ikinci 28günyoga döngüsününü başladığını okuyunca ve Pınar’dan “herkese açık” konfermesini de alınca, haydi bakalım bir heves başlıyorum ben de. Şu an, yazmak için çok uygun bir an. Yogam bitti, yemek yendi, 16.45 masaj randevuma yaklaşık bir saat var ve önümde de kahvem. Yani daha fazla ne dileyebilirim ki hayattan? Ha bir de arkamdan esen Kadıköy’ün püfür püfür rüzgarı, az önce dolmuştaki kan ter içindeki halimden eser bırakmadı. Terastayım, gölge, esiyor, nefis. Oturduğum mini minnak masanın tek mücadeleci yanı, yan masada oturan heyecanlı ve gürültücü ergenler. Yazıya bir türlü konsantre olamıyorum. Ton çok yüksek, sarfedilen kelimeler ise nahoşluk sınırının tavanında. En iyisi ben kulaklığımı takayım. Temada kalmak adına, Spotify’da “Your Favorite Coffee House”ı dinleyerek yazmaya devam.

Bugün yazmaya başlamaya niyet ettim, hem de içimden durdurulamaz şekilde yükseldi. Yanımda bilgisayarım olmadığından, postanenin oradaki deftercide aldım soluğu. Bin türlü defter arasından yaklaşık 15 dakika kadar bir süre aradığım defteri bulmaya çalıştım. Hem yanımda olmasından mutlu olacağım, bağ kurabileceğim bir defter olmalıydı, hem de ekolojik, hafif ve ekonomik olmalıydı. Ve de en önemlisi çizgisiz olmalıydı. İstek listem uzun olduğundan bayağı bir bakındım ve bingo! Aradığımı buldum, mutluyum. Sırada kalem var. Yazmaya başladığımda dur durak bilmediğimden, kullandığım kalemin kağıt üzerinde kayan giden bir tonda olması, ele rahat oturması, ağırlığı, malzemesi tasarımı önemli. Mesleki deformasyonla karışık bir duygusallık içerisindeyim anlayacağınız. Satın almış olduğum türlü marka ve model kalem arasında, uzun süreli yazılar için tercihim hep dandik Bich’den yana oluyor. Fakat bu defa bir yenilik getirerek rotamı Faber – Castell’in dandik serisine yönelttim. Yazmasına yazıyorum da, bir de bunların dijital ortama aktarımı var. Acaba şu anda bu hızda çıkan kelimeler, akşam bilgisayara geçerken de aynı tatta kalabilecekler mi? Yoksa ciddi bir revize ve sansüre mi uğrayacaklar parmaklarım klavyenin üstünde gezinirken. Göreceğiz. (not: evet revize var!) 🙂

Niyet de olsun demiş Pınar. Güzel! Olsun tabi. Hatta ve hatta, niyetimden ziyade “niyetlerim” olacak gibi. Gönül arsız, istiyor da istiyor.

İlk niyetim, bu önümüzdki 28 günün bana şifa getirmesi. Uzun zamandır çektiğim bel/kalça/diz ağrılarımın dinmesi. Vücuduma ve ruhuma daha özgür bir alan açılması.

İkinci dileğim, geçen ay oturtmaya başladığım, sabah-evde-aç karnına-pratiğimin hayatımın bir parçası olarak hep devam etmesi.

Üçüncü dileğim bu ayı peskoteryan olarak geçirmek.

Dördüncü ve son dileğim ise, her gün pratiğimi, bugün artık yanımda olmayan, hayattayken benden sevgisini esirgememiş olan sevdiklerime adamak. Her günü bir kişiye adamak şeklinde.

Amma çok yazdım. Artık masaj saati geldi. Bel ağrısına şifa zamanı. Hoşçakalın yarına dek 🙂20170624_160146

Pınar – Gün 4: Yoga Köstebekliği

Yarın tekrar pratiğin başına geçer miyim ümidiyle başlıyorum bu satırlara ama bunu periyodun günü değil kanın rengi belirleyecek, onu da yarın olmadan öğrenemeyeceğiz. O yüzden bugün yine tatil.

Sabahki özel dersim iptal olunca bugünü de dinlenmeye ve yoga köstebekliğine ayırdım. Köstebeklikten kastım; internette eski yoga metinleri aramak, bulmak, bulamamak, tekrar aramak, sonunda bulmak, indirmek, onun referanslarından başka bir yere gitmek, sekmeler arasında kaybolmak, yine bulamamak, pdf’leri bulunamayanların hard copy’lerini aramak, bulunca sevinmek, ve İngiltere’den gelirken acaba bana bunları getirir miydi diye ablaya sevimli bir mail taslağı hazırlamak (ve onun her şeyi bu yazı sayesiyle öğrenmesi) suretiyle yapılan periyodik arşiv kazısı. Senede üç dört defa böyle yüklü ve günler süren bir araştırmaya girişiyorum ve her seferinde elime hazine değerinde metinler geçiyor.

Ciddi bir yoga öğrencisi olmak istiyorsak bu arkeolojik kazılara zaman zaman bulaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu da eğitimimizin bir bacağını oluşturuyor bence. Ne yaparsam yapayım elime geçiremediğim metinler için henüz zamanımın gelmediğini düşünüp onları beklemeye alıyorum. Elime geçirdiğim metinlerin de hepsini anlıyor muyum, tabii ki hayır. Çoğunu anlamıyorum demek daha doğru olur; ama teorik bilgi, üzerine yine zihinle düşünürken değil; – çelişkili gibi görünse de – pratiği yaptığın sırada bedende canlanıyor ve bilinçte yerini buluyor.

Bizim hocalar sürekli pratik ve teorik bilginin elele gitmesi gerektiğini vurguladığı için uzun vakit Patthabi Jois’un “Yoga %99 pratik, %1 teoridir” sözü üzerine düşünmüştüm. Madem öyle Patthabi Jois da %50-50 demez miydi? Sonradan vardığım naçizane kanı şu oldu. Bence burada Patthabi Jois Yoga’nın bilimselliğine ve uygulanabilirliğine (practicality) bir atıfta bulunuyordu. Yani diyordu ki Yoga’da pratiğe dökülemeyen, tabiri caizse “havada kalan” hiçbir şey yoktur. Alain Daniélou’nun da dediği gibi, “The Yogi lives with cold logic.” Yogi keskin bir mantıkla yaşar. Patthabi Jois aynı zamanda da şunu vurgulamak istiyordu sanırım: Ne kadar teorik metin çalışırsan çalış, ‘mat’ın üzerine geçip bunu pratiğe dökmediğin müddetçe bir ilerleme olmaz. En azından biz sıradan ölümlülere bahşedilen Hatha Yoga bunun böyle olduğunu söylüyor. Gündelik çalışmaları aksatıp sadece teorik bilgi peşinde koşuyorsak bu da açgözlü zihnin tuzağına düştüğümüze bir işaret. O yüzden, hep denge.

Bugünlük bu kadar olsun. Akşamki ders için yavaş yavaş hazırlanıp çıkmam gerek. Bu arada 28günyoga’nıza bir çeşni katıp beş gün boyunca güzel bir toplulukla beraber yoga yapmak isterseniz, 14-18 Haziran’da Gül Dirican ile beraber yapacağımız kampa sizi de bekleriz. Kamp boyunca blogu güncel tutabilecek bir durumum/imkanım olabilecek mi bilmiyorum ama ne olursa olsun o temponun bir yerine, mümkünse de sabahın erken saatlerine bir self-pratik sığdırabilmem konusunda 28günyoga kafilemiz en büyük desteğim olacak. Hem Gül de Ashtangi’dir, o da erkencidir!

keyif